DESTEKLEME PRİMLERİ BU AY AÇIKLANMALI
Ülkelerin gelişmişlik düzeyleri ne olursa olsun, tarım sektörü büyük öneme sahiptir. Bu önem giderek de artıyor. Çünkü, yakın zamana kadar sadece insanların beslenmesi için gerekli gıda maddelerini ve sanayinin ihtiyaç duyduğu bazı hammaddeleri üreten bu sektör, sürdürülebilir enerji için de çok önemli bir üretim dalı haline geldi. Bundan dolayı da artık tarımda daha kapsamlı politikalara ihtiyaç var.
Bu kapsamlı politikaların başında tarımsal kaynakların verimli bir şekilde kullanılması ve ciddi bir üretim plânlaması gelmektedir.
Tarım, hem doğası gereği, hem de dünyadaki ekonomi politikalarının sonucu mutlaka desteklenmesi gereken bir sektördür. Bu yüzden de sektörün gelişmesi destekleme politikalarıyla yakından ilgilidir. Türkiye maalesef bu konuda başarılı olamadı. Uygulanan destekleme politikaları, ne tarımla uğraşanların refah seviyesini yükseltebildi, ne de tarımsal üretimi geliştirebildi.
Tüm ekonomik faaliyetlerde olduğu gibi tarımda da sürdürülebilirlik için fiyat mekanizması en başta gelen faktörlerdendir.
Türkiye’de tarımsal ürün piyasaları yeterince organize olamadıkları için fiyat istikrarının sağlanmasında üreticiler etkili olamıyorlar. Bugüne kadar uygulanan destekleme modelleri de bu istikrarı sağlayamadı.
Ülkemizde tarım sektörüne yönelik destekleme politikaları başlangıçta taban fiyatı belirlenerek destekleme alımları şeklindeydi. Daha sonraki yıllarda bu politikalar çeşitlendirildi. Ama, hemen hiç birisinin de olumlu yansımaları olmadı. Örneğin tapuya verilen Doğrudan Gelir Desteği’nin ne üretimin artmasına, ne de tarımın gelişmesine bir katkısı olmadı. Taban fiyat belirlenerek yapılan destekleme alımlarından vazgeçilmesi yetmezmiş gibi, bir de DTÖ, IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşların baskısı ile tarım ürünleri ithalatının serbestleştirilmesi üreticilerimizi tamamen korumasız hale getirdi.
Son yıllarda hayata geçirilen destekleme primi, çiftçinin üretimi sürdürülebilmesine kısmen de olsa bir katkı sağladı. Ancak bunun uygulanmasında da maalesef doğru dürüst bir istikrar yoktur. Destekleme primleri de geçmişteki taban fiyatları uygulamalarında olduğu gibi popülist politikalarla belirleniyor. Örneğin; 2006 yılında 67 YKr olarak belirlenen mısır destekleme pirimi, 2007 yılında 2 YKr olarak açıklanmıştı. Çünkü 2007 yılı Temmuz ayında seçim vardı. Mısır destekleme primi seçimden hemen sonra Ağustos ayında açıklanmıştı. Eğer seçim Eylül veya Ekim aylarında olsaydı prim miktarı 67 YKr’tan da fazla olacaktı. Destekleme primi aslında gelişmiş ülkelerin de uyguladığı bir model. Ancak, bizdeki uygulanış biçimi ile onlardaki çok farklı. Şöyle ki; gelişmiş ülkelerde destekleme primleri ekimden önce ilan ediliyor. Böylece çiftçi açıklanan prim miktarına bakarak hangi üründen ne kadar ekeceğine karar veriyor. Bizde ise tam tersine primler ekimden sonra hasat öncesi açıklanıyor. Yani üretici ürününü ektikten, bazı yıllarda da sattıktan sonra ne kadar destekleme pirimi alacağını öğreniyor. Farklılık bununla da bitmiyor. Gelişmiş ülkelerin çiftçileri destekleme prim bedelini ürününü sattığı anda alıyor, bizim çiftçilerimiz ise bir yıl bazen de iki yıl sonra ancak alabiliyor. Öte yandan bizim çiftçilerimizin aldığı prim miktarı da gelişmiş ülke çiftçilerininkine göre çok düşük. Örneğin; Avrupalı çiftçi zeytinyağı için kilo başına 1,32 Euro destek alırken, Türkiye`deki çiftçi sadece 7,5 sent alabiliyor. Pamukta, mısırda ve diğer ürünlerde de benzer uçurumlar var.
Türkiye petrolden sonra en çok dövizi bitkisel yağ ithalatına ödemektedir. Destekleme primi de başlangıçta bitkisel yağ açığını kapatmak için yağlı tohumların üretimini teşvik amacıyla ayçiçeği ve kanola gibi ürünlerde uygulanmaya başlanmıştı. Daha sonra mısır açığının giderek artması, pamukta ihracatçı iken ithalatçı durumuna düşmemiz üzerine önce bu iki ürün ardından da bazı hububat ürünlerine de destekleme primi verilmeye başlandı.
Türkiye’nin tarımsal üretimdeki sorunlarının başında, işletmelerin küçük ve parçalı oluşu, üretim plânlamasının yapılamaması ve kaynakların verimli bir şekilde kullanılamaması gelmektedir.
Destekleme primi uygulaması Türkiye’nin tarımsal üretimini belli ölçüde planlamasına yardımcı olabilecek bir model. Ancak, bunun için de uygulamadaki hataların düzeltilmesi gerekmektedir.
Bunları da kısaca şöyle sıralamak mümkün:
1- Destekleme primleri ekimden önce açıklanmalı ki, üretici buna bakarak hangi üründen ne kadar ekeceğine karar verebilmeli. 2- Çiftçi prim bedelini ürününü sattığı yıl içinde alabil- meli. Çünkü bizim çiftçimizin sermaye birikimi yoktur.
3- Destekleme prim miktarları belirlenirken, ülkenin ne kadar mısıra, ne kadar pamuğa, ne kadar ayçiçeğine, ne kadar kanolaya, ne kadar buğdaya ihtiyacı olduğu hesaplanmalı. Mısır ve pamukta olduğu gibi birindeki açık kapatılırken diğerinde uçurum meydana getirilmemeli.
4- Destekleme prim miktarları gelişmiş ülkelerdeki ka- dar olmasa bile, aradaki uçurum büyük ölçüde azaltılmalı.
Özetle söylemek gerekirse, tarım artık hem insanların beslenmesini sağlayan, hem sanayiye ve enerji sektörüne hammadde üreten bir sektör haline geldi. Onun için tarımda daha kapsamlı ve ciddi politikalara ve plânlamalara ihtiyaç var. Türkiye bunu hemen yapmazsa yarın çok geç kalmış olacak. Eskiden bir çok tarım ürününde ihtiyaç fazlası üretim büyük dertti. Bundan sonra, özellikle enerji ve endüstri bitkilerini ihtiyacından fazla üreten ülkeler daha huzurlu olacaklar. Türkiye tarımsal kaynaklarını akılcı ve verimli bir şekilde kullanabilirse, bu ülkeler arasında yer alabilir.
DEMOKRASİDE ORANTISIZ GÜÇ KULLANIMI
Başbakan Sayın Tayyip Erdoğan ile Doğan Grubu patronu Sayın Aydın Doğan arasında patlak veren tartışmanın tarımla bir alâkası yoktur. Ama, ben bu konudaki bazı görüşlerimi sizlerle paylaşmak istedim.
Biliyorsunuz tartışma bir yardım derneği ile ilgili haberlerden sonra patlak verdi. Ben tartışmaya konu olan iddiaların üstünde durmayacağım. Söz konusu dernekle ilgili iddialar olmasaydı da bu tartışma bana göre mutlaka bir gün patlayacaktı. Çünkü bu tartışmanın temelinde orantısız güçlenme ve orantısız güç kullanma var. En azından ben böyle düşünüyorum.
Kabahat orantısız güçlenende ya da orantısız güç kullananda mı derseniz ona cevabım da hayır olacaktır.
Daha iyisi bulunana kadar şu anda en ideal yönetim biçimi olan demokrasiyi birçok şekilde tarif etmek mümkün. “Egemenliğin halktan kaynaklandığı yönetim biçimi veya siyasal sistem” şeklindeki kısa tanımda herkes olmasa bile büyük çoğunluğun ittifak edeceğini düşünüyorum.
Son zamanlarda çok fazla telâffuz edilmiyor ama, eskiden demokrasi denilince dört güçten bahsedilirdi.
1- Yasama 2- Yürütme 3- Yargı 4- Basın
Bizde biliyorsunuz yasama, yani kanun yapma görevi seçimle gelen Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne, yürütme de onun içinden çıkan hükümete, yargı yetkisi ise anayasa ile belirlenen kurumlara aittir. Dördüncü güç olarak nitelendirilen basın, -radyo ve televizyon gibi iletişim araçlarının da devreye girmesi ile medya diye adlandırılmaya başlandı- halkın veya anayasal kurumların seçmediği kişilerin kendi teşebbüsleriyle oluşturduğu bir iletişim aracıdır. Demokraside basının; yasama, yürütme ve yargı üzerinde bir denetim görevi vardır. Basın bu görevi halk adına yapar. Onun için basının özgür ve bağımsız olması önemlidir.
Bu saydığım güçler yetkilerini sorumlu ve orantılı bir şekilde kullandıkları zaman bir sorun olmuyor. Birçok Batı ülkesinde olduğu gibi demokrasi insanlara refah ve huzur getiren bir yönetim biçimi olabiliyor. Ancak, bu güçlerin kullanımında, bizim gibi ülkelerde olduğu gibi bir dengesizlik meydana geldiği zaman, tartışmalar ve huzursuzluklar patlak veriyor.
Başbakan Sayın Tayyip Erdoğan halkın %47’sinin desteğini almış bir yürütme organının başıdır. Anayasa’nın ve kanunların kendisine verdiği yetkiler çerçevesinde ülkeyi yönetmektedir.
Sayın Aydın Doğan ise hem medya gücüne, hem de büyük ekonomik potansiyele sahip bir grubun patronudur. İş adamları medya gücüne de sahip olmalı mı?
Medyada kalitenin yükselmesi bakımından bu doğru olabilir. Ama, medya gücünün ekonomik amaçlar için kullanılması söz konusu olduğu zaman, bu serbest rekabeti ortadan kaldıracağı, basının bağımsızlığına gölge düşüreceği için arzu edilen bir durum olmaz.
Eskiden sadece gazete patronları vardı. Bunların gazeteciliğin dışında bir işleri yoktu. O yüzden de gazetelerini başka amaçları için kullanmazlardı. Şimdi iş adamı gazete ve medya patronları var. Bunlar doğal olarak diğer iş adamlarına göre daha güçlüler.
Eski gazete patronlarının gazeteciliğin dışında bir işleri yoktu. Ama, herkes gibi onların da bir ideolojileri veya siyasi görüşleri vardı. Gazetelerinde kendileri ile aynı görüşleri paylaşan gazeteciler çalışırdı. Daha açık bir ifade ile söylemek gerekirse; sol, sağ ve liberal vs. görüşte gazete patronları ve gazeteciler vardı. Sol görüşlü bir patronun gazetesinde sağcı, sağ görüşlü bir patronun gazetesinde de sol görüşlü gazeteci çalışmazdı. İstisnai olarak çalışanlar olsa bile gazetenin politikasını etkileyemezlerdi. Bundan dolayı da gazetelerin bilinen ve zamanla değişmeyen politikaları vardı.
Ne zaman ki, gazeteler büyük şirketlerin ve holding patronlarının eline geçti bütün dengeler değişti. Gazeteler de, gazeteciler de renklerini ve görüşlerini kaybettiler.
Türkiye’de 1990’lı yıllardan sonra basında bir tröstleşme başladı. Basın tröstleri radyo istasyonları ve televizyon kanalları gibi iletişim araçlarına sahip olunca ortaya medya tröstleri çıktı. Bu medya tröstleri de büyük şirketlerin ve holdinglerin patronları olunca tabi ki özgür ve bağımsız bir medya da tarihe karıştı.
Medya gücüne sahip olan bu holdingler, satın aldıkları bir çok bankanın içini boşaltıp devletin kucağına bıraktılar. Siyasi iktidarlar iş adamlığı ile medya patronluğunu ayıracak yasal düzenlemeleri yapacakları yerde, kendileri de medya gücüne sahip olmanın yollarını aradılar.
Bir siyasi partinin de, bir holdingin de medya gücüne sahip olması demokrasi açısından hiç de uygun bir gelişme değil. Çünkü bağımsız medyanın olmadığı bir yerde sağlıklı bir demokrasiden söz edilemez.
Holding patronlarının 3’er 5’er gazeteye, 4’er 5’er televizyon kanalına sahip olduğu bir ülkede, siyasetçi olmak ne kadar zorsa, medyanın önemli bir bölümünü siyasi iktidarın kontrol ettiği o ülkede iş adamı olmak da o kadar risklidir.
|