T.C. TARIM BAKANLIĞI KİMİN YANINDA?
hasad bitkisel üretim dergisi'nin Mart 2010 tarihli sayısından
Atalarımız ne güzel demişler: “Zenginin malı züğürdün çenesini yorar”…
Altı aydan beri bir GDO (Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar) olayı tartışıyoruz. Şimdi de TBMM gündeminde bir “Biyogüvenlik Kanun Tasarısı” var. Belki siz bu satırları okuduğunuz zaman tasarı kanunlaşmış olacak, ama daha uzun bir süre de bunu tartışacağız. Çünkü bu tasarı da en az GDO Yönetmeliği gibi bir sürü yanlışlar ve çelişkilerle dolu.
GDO Tartışması
Türkiye’de GDO’lu tohum üreten firma yok, GDO’lu tohumların ekimi de yapılmıyor. Kısaca GDO ile bizim ne bilimsel olarak, ne de ekonomik olarak bir alakamız var. GDO’lu tohumları ABD firmaları üretiyor. Bu tohumlarla; ABD, Kanada, Brezilya, Arjantin, Çin gibi ülkeler üretim yapıyor ve tüm dünyaya satıyorlar. Onlar GDO’dan para kazanıyor. Biz ise GDO’yu tartışıyoruz. Hem de ne tartışma… TBMM Genel Kurulu’ndaki gibi fikirlerin susup, “efe”liğin konuştuğu bir tartışma. Niye? Çünkü Tarım Bakanlığı, altı ay önce “Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmelik” adı altında bir düzenleme yaptı. Bu yönetmeliğe göre, ülkemiz GDO’lu ürünlerin üretimine kapalı, kullanımına ve ithalatına açık. 26 Ekim 2009 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan yönetmelik 21 maddeden oluşuyor. Yönetmeliğin hemen bütün maddeleri de adı gibi son derece karmaşık ve bozuk bir Türkçeyle kaleme alınmış. Defalarca okumama rağmen bir şey anlamamıştım. O yüzden de yönetmeliğin ne dediğini anlamak için yazarlarımızdan Sayın Prof. Dr. Celâl Er ile Sayın Doç. Dr. Eftal Düzyaman’ın yardımına ihtiyaç duymuştum. Onların açıklamalarından ve başka kaynaklardan edindiğim bilgilerden sonra anladım ki, bu yönetmelik bizim Tarım Bakanlığı’nda hazırlanan bir metin değil, AB ülkelerinden aşırma bir tercüme… Tercüme de Türkçe dilbilgisi kurallarına göre değil de moto mot, yani kelimelerin yerine Türkçe karşılıkları monte edilerek yapılmış. Örneğin; “Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmelik” şeklindeki ifade böyle bir tercüme sonunda ortaya çıkmış hem devrik, hem de karmaşık bir cümledir. Bu cümlenin Türkçe dilbilgisi kurallarına göre doğru şekli şöyle olması gerekirdi: “Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin, Gıda ve Yem Amaçlı Kullanımı İçin; İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmelik.”
Neyse konumuz bu değil. Ayrıca Tarım Bakanlığı yetkililerine Türkçe dersi vermek gibi bir maksadım da yoktur. Konumuz, tohumunu üretmediğimiz, ekimini yapmadığımız Genetiği Değiştirilmiş Organizmaları biz niye tartışıyoruz? Önce medyada başlayan, daha sonra Danıştay’a taşınan, ardından da hastanelerin ve ticaret odalarının konferans salonlarına uzanan tartışmaların ana kaynağı yukarıda bahsettiğim bozuk Türkçeli tercüme yönetmeliktir.
Görülmemiş Saçmalık ve Çelişki
Dedim ya, GDO (Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar) bizim henüz kullanmadığımız yeni bir teknoloji. Ne tohumunu üreten firmamız var, ne de ekimini yapan çiftçimiz. Bu yüzden GDO’yla bir işimiz yoktur. Hal böyle iken, Tarım Bakanlığı durup dururken niye bir GDO yönetmeliği çıkarttı? Bakanımız Sayın Eker, bunun gerekçesini; “GDO’lu ürünler ülkemizde üretilmiyor, ama bunlar ülkemize kontrolsüz bir şekilde giriyordu. Biz bu yönetmelikle bunların girişini kontrol altına almak istedik” diyerek açıklıyor ve “Türkiye’de üretimlerinin yasak olduğunun” altını kalın çizgilerle çiziyor. Doğru bir ifade, ancak Sayın Bakan bu yönetmelik çıkmadan önce yaptığı açıklamalarda da GDO’lu ürünlerin ülkemize girişinin yasak olduğunu söylüyordu. Neyse bu da meselenin başka bir boyutu. Buna geçen ay temas etmiş ve Sayın Bakan’ın hangi sözünü doğru kabul etmemiz gerektiğini sormuştum. Bugüne kadar bir cevap alamadım. Alacağımı da sanmıyorum. Çünkü Türkiye’de “Dün dündür, bugün bugündür” şeklinde bir politika mantığı var. Sayın Bakan da doğal olarak bu mantıkla konuşuyor olmalı. Onun için şimdi bunu da bir kenara bırakalım.
Gelelim GDO’lu ürünlerin Türkiye’de üretimine ilişkin yasağa, kullanımına ilişkin serbestliğe… Ben bugüne kadar böyle bir saçmalık ve çelişki görmedim desem kabalık mı olur bilemiyorum, ama yapılan yanlışı ifade edecek başka kelime bulamadım.
Bugün itibari ile Dünya’da GDO’lu tohumlarla üretimi yapılan kültürlerin (Örneğin; pamuk, mısır, soya fasulyesi, kanola) ekseriyeti Türkiye’nin hem üretimini yaptığı, hem de ithalatçısı olduğu ürünlerdir. Bu ürünlerin ülkemizdeki üretiminde GDO’lu tohum kullanılmıyor. Ama GDO’lu pamuk, mısır, soya fasulyesi, kanola ve bunların yağı, küspesi Türkiye’ye rahatlıkla giriyordu. Sayın Bakan, “Biz GDO yönetmeliğini bunların ithalatını kontrol altına almak için çıkarttık” diyor. Kullanımı serbest olduktan sonra, kontrollüsünün kontrolsüzünün bir anlamı yoktur. Bunlar kelime oyunundan başka bir şey değildir. Asıl olan bu yönetmeliğin kimin yararına olduğudur. Yönetmelik; Türkiye’de GDO’lu ürün ithalatını yasallaştırıp, üretimini yasakladığına göre Türk çiftçisinin yararına olmadığı aşikâr.
Minareye Kılıf
GDO yeni bir teknoloji. Bu konuyla ilgili olarak 1990’lı yıllardan beri HASAD’da haberler ve makaleler çıkıyor. Bunlardan edindiğim bilgilere göre, Dünya’da bu teknolojiyi hararetle savunanların yanı sıra az sayıda da olsa karşıtları var. Ülkemizde de GDO taraftarlarının ve karşıtlarının sayısı giderek artıyor. Ama geçtiğimiz yılın Ekim ayına kadar Türkiye’de bir GDO sorunu ve dolayısı ile tartışması yoktu. Çünkü ne GDO’lu tohum üretimi vardı, ne de bu tohumlarla yapılan tarım. Sadece GDO’nun şiddetli karşıtlarından Ziraat Mühendisleri Odası, GDO’lu ürünlerin Türkiye’ye ithal edilerek insanlara gıda, hayvanlara da yem olarak yedirildiğini söylüyor ve bu ithalatın yasaklanmasını istiyordu. Bakanlık da ithalata ilişkin iddiaları hep yalanlıyordu. 26 Ekim 2009 tarihinde yukarıda sözünü ettiğimiz yönetmelik çıktı. Ülkemizdeki GDO tartışmasını alevlendiren bu yönetmelik, GDO’lu ürünlerin ülkemizde üretimini yasaklarken, ithalatına ve kullanımına yasal serbestlik getirdi. Bu nasıl bir mantık, başka ülkelerin çiftçilerinin ürettiği GDO’lu ürünleri satın alacaksınız, kullanacaksınız, ama kendi çiftçinizin GDO’lu tohum ekmesine ve üretim yapmasına izin vermeyeceksiniz. Bu mantıksızlığın gerekçesi de “Gen kaçışına mani olmak” gibi bir başka mantıksızlıktır. Efendim GDO’lu tohumlarla Türkiye’de üretim yapılırsa, olabilecek gen kaçışları ile bitkilerin doğal genetik yapısı bozulurmuş. Peki, hangi ürünlerde GDO’lu tohum var? Pamuk, mısır, soya fasulyesi, kanola... Bunların hangisinin anavatanı Türkiye, hangisinde sizin kendinize ait orijinal çeşitleriniz var ki doğal genetik yapıyı koruma jandarmalığına soyunuyorsunuz?
GDO’lu tohumların verim ve kalite bakımından birtakım üstünlüklerinden söz edilirken, tarımsal üretimde bazı girdilerden tasarruf sağladığı da iddia ediliyor. Ülkemizde GDO’lu tohum ekimi yapılmadığı için ne kadarının doğru olduğunu bilmediğimiz bu iddialar GDO taraftarlarının görüşüdür. GDO karşıtları ise bunların, yani Genetiği Değiştirilmiş Organizmaların ileride insan sağlığını tehdit edecek, doğal dengeyi bozacak olumsuz sonuçlarının ortaya çıkabileceğini ileri sürüyorlar.
Hemen ifade edeyim ki benim GDO taraftarlarının ve karşıtlarının görüşlerini tartışmak gibi bir maksadım yoktur. Çünkü GDO’lu ürünlerin üretimi ülkemizde yapılmadığı için, taraftarlarının iddialarına ilişkin elimizde somut veriler yoktur. Örneğin, bunların veriminin ve kalitesinin daha yüksek olduğunu gözlemleme imkânımız olmadığı için bu konudaki iddiaların doğruluk derecesini bilemiyoruz. GDO’lu tohumların dayanıklılığı konusunda da iki iddia var. Birincisi bu tohumların bazı zararlılara dayanıklı olduğu şeklinde. Bu doğru ise tarım ilacı kullanımından tasarruf sağlayacağı kabul edilebilir. Ancak bu tohumları geliştiren firmalar aynı zamanda da tarım ilacı üreten kuruluşlardır. Bunlar acaba kendi bindikleri dalı mı kesiyorlar? İkinci iddia ise bu tohumların bazı tarım kimyasallarına dayanıklılığı ile ilgili. Deniyor ki, GDO’lu tohumların pestisitlere direnci çok yüksek olduğu için yabancıotları ve zararlı böcekleri öldürmek için yüksek dozda ilaç kullanılabilmektedir. Bu durumda da ilaç kullanımı azalmıyor, tam tersine artıyor. Bunların hangisi doğru? Yani GDO’lu tohumlar ilaçtan tasarruf mu sağlıyor, ilaç tüketimini mi arttırıyor? Yeni teknolojinin karşıtlarının “GDO’lu tohumların insan sağlığını tehdit edeceğine, doğal dengeyi bozacağına” ilişkin görüşleri ise herkesin bildiği gibi sadece bir varsayım. Bu konuda şu ana kadar ortaya çıkmış ne bir olumsuzluk, ne de bilimsel veri var. O yüzden GDO karşıtlarının iddiaları havada kalmaktan öteye gitmiyor.
"Ne Şiş Yansın, Ne Kebap"
Benim burada dikkat çekmek istediğim nokta, Tarım Bakanlığı’nın GDO konusundaki tutarsızlığı ve çelişkileridir. Bakanlık; ABD, Arjantin, Kanada, Brezilya vs. gibi ülkelerin çiftçilerinin kullandığı GDO’lu tohumları bizim çiftçilerimize yasaklıyor. Ama o ülkelerin çiftçilerinin bu tohumlarla ürettiği; pamuğu, soya fasulyesini, mısırı ve kanolayı Türkiye’ye satabilmelerine izin veriyor. Bu nasıl bir mantık, bu nasıl bir politikadır? Tarım Bakanlığı bu anlaşılmaz mantığı ve politikası ile GDO’lu tohumların Türkiye’de ekimini yasaklarken GDO karşıtlarını, GDO’lu ürünlerin ithalatını ve kullanımını yasallaştırırken de GDO taraftarlarını memnun etmeyi amaçlıyorsa, çok büyük bir hata yapıyor demektir. Nitekim “ne şiş yansın, ne kebap” şeklinde özetlenecek bu politika kimseyi de memnun etmemiştir.
Daha önce de yazdım, başyazarımız Prof. Dr. Sayın Celâl Er de geçen ay “Tarımla İlgili Mevzuat” üzerine başlıklı güzel yazısında ayrıntılı bir şekilde temas etti. Tarım Bakanlığı yaptığı her işi eline yüzüne bulaştırıyor, hazırladığı her kanun tasarısı ve çıkarttığı her yönetmelikle yeni bir tartışma kapısı açıyor. Bakanlıkta “Hele bu işi düşündüğümüz gibi yapalım. Yanlış olursa sonra düzeltiriz” şeklinde bir mantık var. Düzenlemeler bu mantıkla yapılınca, tabi ki ortaya bir sürü yanlış iş çıkıyor. Böyle olunca da yanlışlıklarla dolu kanunları ve yönetmelikleri tartışmaktan, bunlarda değişiklik yapmaktan diğer işlere zaman kalmıyor. Kısacası kanun hazırlamayı ve yönetmelik çıkartmayı “yapboz tahtası”na dönüştürdüler. Şu günlerde TBMM gündeminde Tarım Bakanlığı’nca hazırlanmış yine iki yasal düzenleme var. Bunlardan birisi Bakanlığın “Teşkilat” yapısıyla ilgili yasa tasarısı, diğeri ise bu yazının konusu olan GDO’ları da kapsayan “Biyogüvenlik Kanun Tasarısı.” İkisi de aynen yasallaşırsa, bunları da çoook tartışacağız. Çünkü birisi Tarım Bakanlığı’nı diğeri de bilimsel çalışmaları çıkmaza sokacaktır.
Daha önce de yazdım. GDO yönetmeliğinin “Biyogüvenlik Kanun Tasarısı” yasallaştıktan sonra çıkması gerekiyordu. Ama “Hele yapalım, yanlış olursa düzeltiriz” mantığı ile hareket edildiği için GDO yönetmeliği konuyla pek alakalı olmayan kanun ve kararnamelere dayandırılmaya çalışıldı. Hâlbuki “Biyogüvenlik Kanun Tasarısı” yasallaştıktan sonra çıkartılsaydı, bu kanuna dayandırılacaktı. Böylece de bir dayanak sorunu olmayacaktı. Aslında GDO yönetmeliği ile “Biyogüvenlik Kanun Tasarısı” arasında öyle aman aman bir fark da yoktur. Yönetmelikteki birtakım maddeler kanun tasarısına da aynen yazılmış. Eğer bu iş yönetmelikle oluyorduysa, kanuna ne gerek vardı?.. Bakanlık hem yönetmelikte hem de kanun tasarısında sapla samanı bir birine karıştırmış. Örneğin; bilimsel amaçla kullanılacak GDO’ların ülkeye getirilmesi ve dolaşımı, GDO’lu ürünlerin ithaline ve satışına ilişkin prosedürün içine sokulmuş. Hâlbuki bunlar için ayrı bir prosedürün belirlenmesi gerekirdi.
Bir şey ya doğrudur, ya da yanlıştır
Öte yandan yapılan düzenlemelerde insan aklının almayacağı bir sürü çelişki var. Örneğin; GDO’lu ürünlerin Türkiye’de kullanımının serbest, üretiminin yasak olması gibi. Kardeşim bu ürünlerin ithalatına ve kullanımına izin veriyorsunuz da, üretimine niye yasak koyuyorsunuz? Üretimine koyduğunuz yasağın gerekçesi bunların zararlı olabileceklerine ilişkin söylemler ise, GDO’lu ürünlerin insan ve hayvan gıdası olarak tüketilmesi halinde de zararlarının olabileceğine ilişkin söylemler var. Bu söylemlerin birini dikkate alıp diğerini nasıl es geçiyorsunuz? İthalatına ve kullanımına müsaade ettiğinize göre, GDO’lu ürünlerin zararlı olmadığını düşünüyorsunuz demektir. GDO’lu tohumlarla üretim yapmanın çiftçi açısından daha kârlı olduğu söyleniyor. Bu durumda, bizim çiftçimizi niye GDO’lu tohumların faydalarından mahrum ediyorsunuz? GDO’lu tohumlarla yapılan üretimin maliyeti hakikatten daha düşükse, bizim çiftçimiz bunları kullanan ülkelerin çiftçileriyle nasıl rekabet edecek? Dünya’da herkes tarımsal üretimini arttırıp, ithalatını azaltmanın yollarını ararken, bizim Tarım Bakanlığı’nın GDO’lu ürün ithalatını yasallaştırırken, üretimini yasaklayarak, bunun tam tersini yapması anlaşılır bir olay değildir. Türkiye Cumhuriyeti Tarım Bakanlığı, tüketici açısından bir risk teşkil etmediğini düşünmüş olmalı ki GDO’lu ürünlerin ithalatını yasallaştırmıştır. Peki, aynı Tarım Bakanlığı GDO’lu ürünlerin Türkiye’de üretimini yasaklarken kimin yanında yer almıştır? Türk çiftçilerinin mi, yoksa ABD, Kanada, Brezilya ve Arjantin çiftçilerinin mi?
“Biyogüvenlik Kanun Tasarısı”nı ve GDO Yönetmeliğini hazırlayanlar bunları hiç düşünmedi mi? Ya da birileri onlara “Boş verin siz GDO’lu üretimi. O işi biz yapıyoruz. Siz; floranızı bozmayın, topraklarınızı kirletmeyin. Bizim ürettiklerimizi alın tüketin” mi dediler. Şayet öyle ise bunlar ne kadar güzel insanlar… Bizim için kendi ülkelerini ve kendi topraklarını feda etmekle kalmıyorlar, bize floramızı ve topraklarımızı koruma konusunda yol da gösteriyorlar!..
Son Sözümüz ve Çözüm Önerimiz
Neyse lafı daha fazla uzatmadan her zaman olduğu gibi konuyu yine çözüm önerimizle bağlayalım. Şöyle ki, GDO yeni bir teknolojidir. Bu teknolojiye ilişkin birtakım avantajlar ve endişeler dillendiriliyor. Türkiye, bununla ilgili yasal düzenlemeleri yapmadan önce avantajları ve endişeleri bilimin süzgecinden geçirerek buna “evet” mi, “hayır” mı diyeceğine karar vermeliydi. Onu, bunu memnun etmek için hem “evet”, hem “hayır” mantığı olamaz. Biliyorsunuz mantıkta bir kural vardır: “Bir şey ya doğrudur, ya da yanlıştır. Üçüncü bir ihtimal olmaz.” GDO teknolojisini ve ürünlerini ya kabul, ya reddedersiniz. Kabul ettiğiniz zaman, hem üretimini, hem de ithalatını serbest bırakırsınız. Reddettiğiniz zaman da, üretimine de, ithalatına da izin vermezsiniz. Üretimini yasaklayıp, ithalatını serbestleştirirseniz, başka ülkelerde GDO’lu üretim yapan çiftçileri koruyan bir politika izlemiş olursunuz ki, bu da sizi Türk çiftçisinin değil de başka ülkelerin çiftçilerinin yanında gösterir. Türkiye Cumhuriyeti Tarım Bakanlığı’nın Türk çiftçileri dururken başka ülkelerin çiftçilerinin yanında olması düşünülemez. Tekrar tekrar söylüyorum: Herkesin tarımsal üretimini arttırıp, ithalatını azaltma yollarını aradığı bir dünyada, siz bunun tersini yapıyorsanız, çok yanlış bir yoldasınız demektir. Unutmayın! “Zararın neresinden dönülürse kârdır.” •
TÜRKEŞ'İN "TARIM KENTLERİ"Nİ, ECEVİT'İN "KÖYKENTİ"Nİ
SUUDİLER Mİ HAYATA GEÇİRİYOR?
Geçen ay “Meyve ve sebze ihracatı için etrafımızda çok pazar var” başlıklı yazımda, Türkiye’nin Avrupa’ya fazla bir meyve sebze satma şansı olmadığını belirtmiş, bu yüzden Avrupa takıntısından vazgeçerek etrafımızdaki başka pazarlara yönelmemiz gerektiğini vurgulamıştım. Bu pazarlar için de başta Suudi Arabistan olmak üzere, Ortadoğu, Afrika ve Batı Asya ülkelerini işaret etmiştim. Bu yazımdan sonra iki gelişme oldu. Birincisi Başbakanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Katar ziyareti, ikincisi de adı geçen yazıda sözünü ettiğim Suudi Arabistan sermaye grubunun Türkiye temsilcisinin ziyareti ve açıklamasıydı.
Katar'la 500 Milyon Dolarlık Bağlantı
Başbakanımızın Katar ziyaretinden önce bir Suudi Arabistan ziyareti olmuştu. O ziyaretteki görüşmelerde masaya gıda ve tarım ürünleri ticaretinin gelip gelmediğini bilmiyoruz, ama Katar ziyaretine tarım sektörüne yatırım yapan iş adamlarımızı ve meyve sebze ihracatçılarımızı da götürdüğünü, yapılan görüşmelerden sonra, bu ülke ile hem “Tarım İşbirliği Anlaşması”nın imzalandığını, hem de 500 milyon dolarlık bir bağlantı yapıldığını öğrendik. Bu gelişme benim söylediklerimi teyit etmesi bakımından tabi ki önemlidir. Ancak, bundan daha önemlisi yıllardan beri göremediğimiz, belki de görmek istemediğimiz etrafımızdaki pazarların keşfidir. Katar, Ortadoğu’daki küçük ülkelerden birisidir. Burayla 500 milyon dolarlık tarımsal ticaret bağlantısı yapılabiliyorsa, bölgedeki diğer ülkelerle çok daha fazlası yapılır. Örneğin, geçen ayki yazımda da belirttiğim gibi bölgenin en büyük ülkelerinden birisi olan Suudi Arabistan gıda ve tarım ürünleri yönünden Türkiye için çok iyi bir pazar. Buğdayın dışında hemen bütün tarım ürünleri ve gıda ihtiyacını ithalatla karşılayan bu ülkeye nedense bizim meyve ve sebze ihracatımız yoktur. Geçen ay bu konunun da altını çizerek, Suudi Arabistanlı bir sermaye grubunun Türkiye’deki tarımsal yatırım girişiminden bahsetmiş, “Biz meyve ve sebze satmak için onlara gitmeyince, onlar Türkiye’de tarım yapmak için harekete geçtiler” demiştim.
Türkiye’nin gündemine geçtiğimiz yıl ortalarında İstanbul’da yapılan Türk-Suudi İş Konseyi 9. Ortak Toplantısı’ndan sonra “Suudi Şirketi’nden tarıma 20 milyar dolar yatırım” başlıklı haberlerle giren bu grubun Planet Food World isimli şirketinin Türkiye Genel Müdürü Sayın Mete Mutluoğlu, geçenlerde ziyaretimize geldi. “Seyfettin Bey, bu ayki yazınızda üstü kapalı olarak bizim teşebbüsümüzden bahsetmişsiniz. Önce bir düzeltme yapmak, sonra da ilginizi çekeceğini düşündüğüm çalışmalarımız ve hedeflerimiz hakkında size ayrıntılı bir bilgi sunmak istiyorum” dedi.
Hemen belirteyim ki, Sayın Mutluoğlu’nun anlattıklarının birçoğunu biliyordum ve bunları ilk fırsatta sizlerle paylaşmak istiyordum. O fırsat şimdi doğmuş oldu. Ancak, önce Sayın Mutluoğlu’dan bir iki cümle ile bahsetmek istiyorum. Çünkü bu, hem onun proje ile ilgisinin, hem de anlatacaklarının daha iyi anlaşılması için gerekli diye düşünüyorum.
Sayın Mete Mutluoğlu, 1970-1996 yılları arasında STFA Holding’de İş Geliştirme Kıdemli Başkan Yardımcısı ve bu Holding’in Mühendislik A.Ş., İnşaat A.Ş. şirketlerinin Yönetim Kurulu Başkanlık görevlerini icra eden duayen yöneticilerindendir. Yöneticisi olduğu şirketler, Kuzey Afrika, Orta Asya, Orta Doğu ve Arap Yarımadası memleketlerinde 1972’den beri büyük taahhüt ve mühendislik hizmetleri yürütmüş, başta otoyollar, limanlar ve Mekke’deki çok sayıda tünel olmak üzere Suudi Arabistan’da birçok inşaat taahhüt işini gerçekleştirmiştir. Suudi Arabistanlı Müteşebbisler, Türkiye’de tarımsal üretim ve yatırım yapmaya karar verince, tanıdık, bildikleri bir iş adamı olarak onu da davet etmişler.
Türkeş'in "Tarım", Ecevit"in "Köy" Kentleri
Bana rahmetli Alparslan Türkeş’in “Tarım Kentleri”ni, rahmetli Bülent Ecevit’in de “Köy Kentleri”ni çağrıştıran Suudilerin “20 Bin Modüler Çiftlik Projesi”yle ilgili olarak Sayın Mete Mutluoğlu’nun yaptığı açıklamalarının satır aralarında; hem köylülerimiz, hem de iş adamlarımız için ilginç mesajlar var. Onun için aynen aktarıyorum:
“Seyfettin Bey izin verirseniz önce, Suudi Arabistanlı sermaye grubu ifadesine ilişkin bir düzeltme yapmak istiyorum. Evet, grubun ortakları arasında Suudi Arabistanlı müteşebbisler de var. Ancak Türkiye’deki ismi Planet Food World Gıda San. Ve Tic. Ltd. olan şirketimiz, uluslararası fonları kullanma becerisi gösteren bir oluşumdur. Biliyorsunuz; sermayenin, yatırım ve destek fonlarının bazen kimliği pek olmaz. Biz; dış sermayeye dayalı, Türk ortaklı, kurumsal bazda bir Türk şirketiyiz. Yani, Planet Food World Gıda San. Ve Tic. Ltd. Türk kanunlarına göre kurulmuş bir şirkettir. Türkiye’deki organizasyon tamamlandıktan sonra, üretilecek ürünleri yurt dışında pazarlayacak bir uluslararası pazarlama şirketi daha kurulacaktır.
Türkiye’de üreteceklerimize gelince bunlar; et, balık, tavuk, süt ve yumurta gibi hayvansal, meyve ve sebze gibi bitkisel ürünler… Bunları kuracağımız 20 bin modüler çiftlikte üretmeyi planlıyoruz. Her biri 10 dönümden oluşan bu çiftliklerin 30-50 tanesi bir arada yer alacak. Buralarda yapılan üretim, kurulacak sanayi tesislerinde işlenerek dünyaya pazarlanacaktır. “Food Processing” dediğimiz, gıdanın üretimiyle ilgili tesislerin ve bunlara ilişkin şirketlerin kurulmasıyla yapılanma tamamlanacaktır.
Bugüne kadar bizimle ilgili çok spekülatif yayınlar ve yorumlar yapıldı. Ben bunları fazla önemsemiyorum. Çünkü burada asıl sorulması gereken kritik soru şudur: “Bu şirket neden Türkiye’de kuruldu ve Türkiye’ye ne getirecek?”
Türkiye’nin tercih edilmesinin sebebi, üç kıtanın ortasındaki konumudur. Kara, hava ve deniz trafiğine çok elverişlidir. Aynı zamanda liberal bir ülkedir. Türkiye’ye gerek borsa hareketleriyle, gerekse büyük holdinglerin endüstriyel yatırımlarıyla yabancı sermaye ve teknoloji gelmektedir. Bu sermaye doğudan da, batıdan da gelebilir. Burada asıl irdelenmesi gereken bizim yatırımımızın ve sistemimizin memlekete getireceği faydalardır.
Dünya’da açlık boyutu ve temel gıda ihtiyacı hızla artmaktadır. Yerküremizde bundan sonra tarımsal üretim, endüstriyel anlayış ve sisteme dayalı çiftliklerde yapılacaktır. Bir Türk şirketi olan Planet Food World, bu anlamda ülkemize yeni bir tarım teknolojisi ve yeni bir format getirecektir. Yani, sunacağımız faaliyet endüstriyel tarımdır. Bunun bir diğer adı da dikey tarımdır. Kapalı alanda suyu, elektriği, ışığı, nemi kontrol altında tutan bu yöntemle senenin 365 günü sebze ve bazı meyveleri üretmek mümkündür. Bu sistem gün ışığının yeterli olmadığı hallerde, suni ışık veren ve ışık müddetini arttırarak daha kısa zamanda daha çok ürün alma imkânı olan bir sistemdir. Bildiğimiz gibi iklim ve coğrafi şartların uygun olduğu memleketlerde, geleneksel olarak bazı ürünlerde senede 2-3 mahsul alınabiliyor. Oraların kendine has iklim özellikleri olan bir coğrafyası var, ama bugünkü teknoloji, aynı imkânı kullanabilirsek, bize bunu burada da veriyor. Yani bir manada oradaki elverişli iklim ve coğrafi ortamı Türkiye’ye getiren akıllı çiftlikler olacak bunlar. Türkiye’ye getireceğimiz endüstriyel tarım işte budur. Peki, bunlar Türkiye’de hiç mi yok? Tabi ki var. Ama bunlar ufak çapta ve laboratuvar bazında çalışmalar... Biz ekonomik büyüklükteki modern işletmelerde organik tarımsal üretimi kendi ölçek, standart ve kalitemize göre endüstriyel bazda yapma hedefindeyiz. Çiftlikler, her biri 10 dönümlük birimler halinde, 30-50 adet modüler çiftlik bir arada entegre sistem halinde ve çoğu kapalı alanlarda kurulacaktır. Türkiye’deki şartlar incelenip çiftlik yerleşim ve dağılım hesapları yapıldıktan sonra; her biri projesine göre takriben 150 ila 400 bin dolara mal olacak, meyve-sebze, büyükbaş-küçükbaş hayvan, balık ve tavuk çiftlikleri olarak kurulacaktır. Hedefimiz, Türkiye genelinde 20 bin çiftliği 5 sene içerisinde realize edebilmektir. Bu gerçekleşirse, takriben 200 bin kişilik istihdam kaynaklı bir faaliyet boyutuna ulaşacağımızı hesaplıyoruz.
Bizimle ilgili yapılan spekülatif yorumlarda deniyor ki, “verimli araziler kapatılacak.” Bu doğru değil. Çünkü bizim üretim teknolojimizde arazinin; çorak, verimsiz veya eğimli olması önemli değil. Bu yüzden “verimli topraklar kiralanacak, satın alınacak, kapatılacak” ifadeleri yanlıştır. Bizim bitkisel üretim sistemimizde, yüksek ve kapalı ortam içinde, 8-10 katmanlık dikey tesisler inşa edilecektir. Yani verimli arazi kapatmaya veya satın almaya o noktada ihtiyacımız olmayacaktır. Yeter ki enerji temini, yol alt yapısı kolay, yakın veya mevcut olsun.
Burada en önemli nokta yetiştirilecek genç nesildir. Kırsal kesimde çok karşılaştığımız şekliyle Türkiye’de köyler boşalmış ve buralarda sadece yaşlı kuşak kalmıştır. Bu proje sayesinde bugün şehirlere göçenler kırsala geri dönecekler. Geri gelen gençler eğitilecek ve hepsine birer mesuliyet verilecek. Çiftlik bünyesi içinde ev tahsis edilecek, bunlar aileleri ile birlikte çiftlik sistemi içinde sigortalanacak. Sağlık sigortaları olacak. Ceplerine para konacak. Çalışanlar çiftlikteki diğer kullanım alanlarını değerlendirebilecekler. Bu değerlendirme; tarım turizmi, arıcılık, meyvecilik şeklinde olabilecek. Ayrıca çevredeki insanların el işi ürünleri de yine çiftlik dâhilindeki girişimci merkezlerinde değerlendirilerek kendilerine ek gelir sağlanacaktır. Bu gençlerden tek beklentimiz ise istediğimiz standartta çalışmalarıdır. O yüzden bu gençlerin eğitilmesi noktasında da, üretim aşamasında da üniversitelerle işbirliği içinde olacağız. Veteriner, ziraat ve diğer fakültelerle işbirliği yapacağız. Bu gençler 3 aylık bir eğitim görerek, nasıl çalışacaklarını öğrenecekler. Yatırımın ilk etaptaki sosyal faydası bunlar olacak. Burada denebilir ki, çiftlikler ekonomik olarak kendini sürdürebilecek mi? Sermaye konusu burada sadece ilk kuruluşta büyük ölçekli kurulmak için gereklidir. Ondan sonra sermayeye de ihtiyaç yoktur. Yatırım kendini devam ettirecektir. Standartları sabit, planlaması yapılmış, maliyetleri çok aşağılara çekilmiş, 365 gün yağış ve iklim şartlarından etkilenmeyen bir yöntemle üretilmiş kaliteli ürünü biz dünya nüfusu azalmadıkça her zaman satabiliriz. Geçen senelerde on binlerce ton elma çürüdü diye haberler çıkmıştı. Bunların asla çürümemesi lazım. Batı’da asla böyle bir şey olmaz. Ya taze yenir ya da suyu sıkılıp depolanır. Türkiye’de genelde bu mekanizma henüz yok. Varsa münferit ve yaygın değil. Bizim sistemimizde ne elma çürüyecek, ne karpuz tarlada kalacak. Hepsi toplanacak, işlenecek ve satılacak. Bizce bu sistem ekolojik olarak da, ekonomik olarak da, sosyal olarak da sürdürülebilirdir.
Sisteme Dünya'dan Çok Büyük İlgi Var
Büyük, küçük toprak sahipleri, belediyeler, kooperatifler, bölgesel tarımsal kalkınma projeleri yapan gruplar ve kuruluşlar, yatırımları yarım kalmış kimseler bize geliyorlar. Bizim sistemimiz içinde işbirliği imkânı arıyorlar. Çok müracaat var. Neredeyse bu haftada 5-10’u buluyor. Bu arada yurtdışından da ilgi var. Ukrayna, Etiyopya, Bulgaristan, Romanya, Irak, Umman, Azerbaycan, Moritanya, Uganda, Senegal, Hindistan gibi memleketlerden işbirliği teklifleri geliyor. Ama ben bir Türk olarak bu yatırımların öncelikle ülkemde gerçekleştirilmesini görmek ve bu yönde hizmet vermek istiyorum. Tekrar altını çizmek isterim ki bizim spekülasyonlarla işimiz olmadığı gibi kimsenin toprağında da gözümüz yoktur. Bu projelerimiz ve hedeflerimizin boyutu hakkında devletimizin en üst yönetim katlarının zaten bilgisi var.”
Anlatılanları siz nasıl buldunuz bilmiyorum, ama proje bana yapılacak üretimden çok sosyal yönüyle ilginç geldi. Yukarıda da ifade ettiğim gibi biraz rahmetli Alparslan Türkeş’in “Tarım Kentleri”ne, biraz da rahmetli Ecevit’in Ordu’nun Mesudiye İlçesi’nde bir zamanlar 150 trilyon lira (bugünkü para ile 150 milyon lira) gömdüğü “Köykent Projesi”ne benziyor. Ülkemizde siyasilerin Devlet imkânları ile yapamadığını başaran çok müteşebbis örneği var. Onun için her ne kadar ütopik görünse de, güçlü sermayeniz varsa ve bunun çok kısa zamanda geriye dönüşünü beklemiyorsanız neden gerçekleşmesin ki?.. Öte yandan toprağın kıt, yağışın ve suyun az olduğu Suudi Arabistan, senenin büyük bölümünde karlarla örtülü olan İzlanda gibi ülkeler için düşünülebilecek böyle bir projeye, su ve ışık sorununun fazla olmadığı, hem iklim, hem toprak yapısı, hem de ürün deseni bakımından çeşitlilik arz eden Türkiye gibi bir ülkenin sunduğu avantajlar da işin artılarıdır. Biz bugüne kadar onlara ne sebze, ne de meyve satmak için gitmemişiz. Buna rağmen onlar bize gelmişler. Hoş geldiler. İnşallah bizim köylümüze, çiftçimize getiremediğimiz “safâ”yı onlar getirirler... •
ÇİFTÇİMİZİN BİTMEYEN DRAMI: YİNE SEL GİTTİ KUM KALDI
Bu yıl, bol yağışlı bir kış mevsimi geçiriyoruz. İnşallah yüzümüz hasat mevsiminde de güler. Kışın yağışlar bol olunca, yazın su sorunu büyük ölçüde yaşanmıyor. İlkbahar yağmurları da kış aylarındaki gibi bol olursa bereketli bir hasat mevsimi idrak ederiz. Ancak kış aylarındaki yağışlar bereketin yanı sıra yurdun birçok yerinde özellikle tarım alanlarında büyük hasarlar yaptı.
Antalya ve Edirne’den gelen fotoğraflar kelimenin tam manası ile bir felaketin görüntüleri. Antalya’da seralar sular altında. Çilek fidelerinin üstünü selin getirdiği mil örtmüş. Sırıktaki domatesler ve hıyarlar denizde yüzüyor gibiler. Sel suları ile denize taşınan portakallar ise sahili turuncuya boyamış. Seralardaki ve narenciye bahçelerindeki zararın boyutu bilinmiyor. Ciddi bir yardım eli uzanmazsa ne sera, ne de narenciye bahçesi sahipleri uzun yıllar bellerini doğrultamayacak.
Edirne’deki durum da Antalya’nın aynı. Hatta oradan daha vahim denebilir. Karla yağmurun birleşmesinin meydana getirdiği sele Bulgaristan’ın baraj kapaklarını açması da eklenince Meriç ve Tunca nehirleri birleşti ve Türkiye’nin buğday ambarı Edirne Ovası bir deryaya dönüştü. Sonbaharda ekilen buğdaylar bir hayli boy yapmıştı. Karın örtmesi beklenen buğdayları, şiddetli yağmurlar Meriç ve Tunca nehirlerinin yükselen debisiyle birleşince sel ve onun getirdiği mil tabakası örttü. Böylece Edirne çiftçisi de Antalya’daki sera ve narenciye üreticileri gibi büyük bir darbe yedi.
Tamam, yağmur da sel de önünde durulması mümkün olmayan birer tabi afet. Şiddetli yağmurun yol açacağı zararı bertaraf etmek için göğe şemsiye çekemezsiniz. Ama selin yol açacağı zararı önlemek veya asgariye indirmek mümkün. Yağmur ve kar sularını tahliye etmek için doğanın dere ve nehir yataklarından oluşan bir düzeni var. Siz bu düzeni bozar veya o tahliye kanallarının üzerine sera ve bahçe kurarsanız, bu kanallardan akması gereken sular da sizin kurduğunuz seraları ve bahçeleri tabi ki alıp götürür. Öte yandan doğanın kendi halinde akıp giden nehirleri üzerine baraj yapar bu barajda birikecek suyun tahliyesi için de gerekli tedbirleri almazsanız nehir yatağına sığmayan su önüne ne geldiyse tabi ki alıp götürecektir. Yunanistan ve Bulgaristan’daki barajlar yüzünden Meriç ve Tunca nehirlerinin taşarak Edirne Ovası’nı basması yıllardan beri süregelen bir afet. Ama kesinlikle bir doğal afet değil. İnsanoğlunun kendi eli ile yol açtığı bir afet. Bu iki nehir de Yunanistan ve Bulgaristan’dan doğup Türkiye’den denize ulaşıyor. Nehirlerin Türkiye topraklarındaki mecraı üzerine baraj yapma imkânı yoktur. Çünkü arazi dümdüz bir ova. Bu ovada iki nehir de kendi sularını boşaltacak birer kanal oluşturmuş. Şiddetli yağışlarda Bulgaristan ve Yunanistan baraj kapaklarını açınca nehirlerin yatağına sığmayan su Edirne Ovası’nı basıyor. Bu barajlar yapılırken duyarsız kalan Türkiye hâlâ aynı duyarsızlığı sürdürüyor. Yağmur yağıyor Yunanlılar ve Bulgarlılar kapakları açıyor. Edirne çiftçisinin beli kırılıyor. Bizim yöneticilerimiz de iki komşu ile hemen masaya oturuyorlar. Sular çekilince de kalkıyorlar. Otur kalk, otur kalk… Bu yıllardır süren bir idman. Aynı durum Güney’de Amik Ovası’nda Asi Nehri’nin taşması ile yaşanıyor. Suriye Asi Nehri üzerindeki baraj kapaklarını açınca Amik Ovası’nı sel basıyor. Bu defa otur kalk idmanı Suriye ile yapılıyor.
Bu kadar duyarsızlık bu kadar beceriksizlik olmaz. Hadi Suriye, Yunanistan ve Bulgaristan bu nehirlerin yatağını genişletme projesine katılmıyorlar Türkiye Cumhuriyeti Devleti kendi insanını, kendi servetini koruyacak tedbirleri almaktan aciz mi? Nedir bu nehirlerin yatağını genişletme projesinin maliyeti altından kalkamayacağımız bir rakam mı ki her yıl binlerce çiftçimizin alın teri el emeği sel sularına gider?…
Şu fotoğraflardaki yürek parçalayan manzaralara bir bakın. Yazık değil mi çiftçimizin emeğine alın terine?... •
Buğday tarlasına çamur örtüsü ve
ağaç gölgesi
Suyun bu kadar berrak olduğuna bakmayın,
burası bir göl değil. Meriç ve Tunca nehirlerinin
taşmasından sonra Edirne Ovası'nın görüntüsü.
Ağaçların gölgesinin yansıdığı yerde
bir buğday tarlası vardı.
Sel gitti, kum kaldı
Edirne Ovası'nda karın örtmesi beklenen buğday ve
kanola tarlalarını selin getirdiği çamur örttü.
|