BANA GÖRE  
Seyfettin BATAL
s.batal@hasad.com.tr


ÜLKE İYİ, AMA TARIM ÇOK KÖTÜ YÖNETİLİYOR

hasad bitkisel üretim dergisi'nin Mayıs 2010 tarihli sayısından

 

        
 - Köyler ve ahırlar boşaldı. Ankara'dan ötede arazilerin yarısı boş yatıyor.
   Nüfusumuz iki kat arttı, hayvan varlığımız yüzde 50 azaldı. Etin kilosu 30 liraya dayandı.
   Sorunlara çözüm getirmesi gereken siyasiler mahalle kavgası yapıyor.



       Son iki ay içerisinde 15’er gün arayla iki Erzincan seyahatim oldu. İkisi de iş seyahati değildi. Ama bazı izlenimlerimi sizlerle paylaşmak istedim.

Erzincan'ın Üç Meşhuru

       25 yıldır Türkiye’nin en popüler tarım dergisinin yöneticisiyim ve bir Erzincanlı olarak bugüne kadar ne Erzincan’ı, ne de Erzincan’ın meşhur siyah üzümünü, kuru fasulyesini ve tulum peynirini yazamadım. Bu yüzden hemşerilerim haklı olarak bana hep sitem ediyorlar.
       Erzincan, çok göç veren bir ilimizdir. 1940’lı yıllarda başlayan ve bugün de bütün hızı ile devam eden bu göçün iki temel nedeni var. Birincisi deprem, ikincisi de geçim derdi. Erzincanlılar yıllar önce göçmüş olsalar da, senede en az bir defa ata toprağını ziyaret ederler. Ben de işte o Erzincanlılardan birisiyim. Ama bugüne kadar Erzincan’ın meşhur siyah üzümünü, kuru fasulyesini ve tulum peynirini yazmaya bir türlü elim varmadı. Çünkü üçü de, unutulmaya, kaybolmaya, dejenere olmaya yüz tutmuş harika lezzetlerdir.
       Erzincan’ın güzelliğini; Çağlayanı, etrafını çevreleyen dağları, tabak gibi ovası ve ovada nazlı nazlı, ovadan çıktıktan sonra da köpürerek akan Fırat nehri ile, Refahiye’nin ne refah bir yer olduğunu ise; Dumanlı ormanının bol oksijeni, soğuk suları ve yazın ayrı, kışın ayrı bir şarkı söyleyen çamları ile anlatabilirsiniz. Ama Erzincan’ın siyah üzümünün, kuru fasulyesinin ve tulum peynirinin lezzeti ancak tatmakla anlaşılabilir. Gel gör ki bu harika lezzetler artık tadımlık olarak bile üretilemiyor. Çünkü bunların üretildiği köyler boşalmış, bağlar viran olmuş, tarlalar terk edilmiş, ahırlar yıkılmış. Küçük köylerde zaten kimse kalmamış, büyük köylerdeki üç beş hanede ise yaşı gereği artık ekip biçme ve hayvan besleme gücünü kaybetmiş insanlar yaşıyor… Şimdi bilmem anlatabildim mi bugüne kadar Erzincan’ın meşhur siyah üzümünü, kuru fasulyesini ve tulum peynirini yazmaya elimin neden varmadığını?..

Köy Hayatı ve Köylülük Bitirildi

       Köylülük; bir yaşam biçimidir, kültürdür, emektir, yardımlaşmadır, tükettiğini kendisi üretmektir. Köy demek müzik demektir, folklor demektir, el sanatı demektir. Türkiye’nin yarım asırdan beri bir Avrupalı olma sevdasıdır gidiyor. Bu onulmaz sevda yüzünden köy hayatı ve köylülük bitirildi. Artık yeni halk oyunları yok, yeni türküler söylenmiyor, yeni kilimler, yeni halılar dokunmuyor. Çünkü yeni oyunların geliştirildiği, yeni türkülerin söylendiği, yeni kilimlerin ve halıların dokunduğu köylerde kimse kalmadı. Onulmaz bir sevda uğruna köyler boşaltılarak zengin bir kültür ve yaşam biçimi yok edildi.
       Erzincan’ı İstanbul’a bağlayan iki yol var. Birisi Karadeniz Bölgesi’nden, diğeri de İç Anadolu’dan… Eskiden ikisi de uzun ve ince birer yol idi. Git git bitmezdi. Kaseti çevirip Aşık Veysel’in o meşhur türküsünü bıkmadan usanmadan defalarca dinlerdiniz. Şimdi yollar genişlemiş, gidişi ayrı, gelişi ayrı… Ama yollar ve yolların kenarındaki köyler boş. Eskiden yol boyunca koyun, inek, dana ve manda sürülerine rastlardınız. Arabalara el sallayan çobanlar, otomobillerle yarışan çoban köpekleri vardı. Şimdi ne koyun sürüleri var, ne de otomobillerle yarışan çoban köpekleri… Mandayı hatırlayan bile yok. İnek, dana sürüsüne gelince, onlar da tarih olmuş. Ara sıra bir iki ineğin veya dananın peşinden giden yaşlı bir adama veya kadına rastlıyorsunuz. Yol kenarında bekleyip beni de al diye el kaldıran köylüler de yok artık.

Mustafa'nın Dramı

       Geçen ayki seyahatimde Erzincan’ı İstanbul’a bağlayan İç Anadolu yolunu kullandım. Kırıkkale’ye kadar trafik yoğundu. Kırıkkale’den sonra tenhalaştı. Tabiat yeni yeni uyanmaya başlasa da yol boyundaki yıkık ahırlar, uzakta bacası tütmeyen köyler insanın ruhunu karartıyor. Tavuk kümeslerini de geçtikten sonra yol iyiden iyiye tenhalaştı. Kimse yok, in cin top oynuyor. Neden sonra yol kenarında bekleyen bir Ademoğlu gördüm. İçimden inşallah el kaldırmaz diye geçirdim. Çünkü yabancı birini almak prensibim değil. O el kaldırmadı, ama sanki bir ses dur! bu adamı al dedi. Durdum. Benim Yozgat’tan geçeceğimi biliyormuş gibi “Allah senden razı olsun, Yozgat’a kadar gideceğim” dedi. Ön koltuğa oturduktan sonra, aynı duayı birkaç defa daha tekrarladı. Adın ne diye sordum.
       “Mustafa” dedi. Arkasından sanki oradaki köyleri biliyormuşum gibi, “Hangi köydensin?” dedim. Maksadım Mustafa’yı konuşturmaktı. Bir köy ismi söyledi. Anlamadım, ama tekrarlatmadım da. Çünkü beni köyü ilgilendirmiyordu.
       Etrafı seyrettiğim için yavaş gidiyordum. Mustafa “Yol uzun” dedi. Bunu hızlanmam için değil de konuşmak için söylediğini tahmin ettiğim halde, “Sürat felakettir Mustafa” karşılığını verdim. Bunun üzerine “Yok abi, o manada söylemedim” dedikten sonra “Sürat felakettir” deyimini tasdik eden bir başka özdeyiş söyledi. Biraz uzun, biraz da tekerleme şeklinde olan bu özdeyişi bir iki defa tekrarladım, ama yine de bu satırları kaleme almaya başladığım zaman hatırlayamadım. Neyse Mustafa da, konuşmak istiyordu, ben de… Yozgat’a gidene kadar ben sordum Mustafa cevapladı.

       - Ne iş yaparsın Mustafa?
       - Köylüyüm Abi.
       - Ne eker biçersin?
       - Buğday.
       - Buralarda hep buğday mı ekilir?
       - Su olan yerlerde pancar ekenler de var. Ama bizim sulu tarlamız yoktur.
       - Ne kadar araziniz var?
       - 30 dönüm.
       - 30 dönümden senede kaç ton buğday alıyorsunuz?
       - Valla Abi benim aklım tona ermez, 3-4 motor alıyoruz. İhtiyacımızı karşıladıktan sonra kalanını satıyoruz.

       O an kaba bir hesap yapıyorum. Dekara 200 kg alsalar 30x200=6000 kg buğday eder. Tutmuyor benim bu hesabım. Çünkü 30 dönümün tamamını ekmiyorlarmış, yarısını nadasa bırakıyorlarmış. Üstüne üstlük de bu 30 dönümü iki kardeş ekiyorlarmış. Kendisi bekâr, ama kardeşi evliymiş ve 3 de çocuğu varmış. Bu manzara karşısında hesabın içinden çıkmak zor. Onun için konuyu değiştirmek istiyorum.

       - Kaç kardeşsiniz?
       - Altı; dört kız, iki oğlan.
       - Ben evlenmedim demiştin, niye?
       - Ne bileyim, zamanında evlenemedik. Şimdi de hem geç oldu, hem de babam hasta ona bakıyorum…
       - Geçmiş olsun, babanın hastalığı ne?
       - Bir buçuk sene önce felç geçirdi. Yürüyemiyor, yatalak.

Tesadüfün Bu Kadarı

       Mustafa ile iki yıl önce karşılaşsaydım, işinin ne kadar zor olduğunu bugünkü kadar anlayamazdım. Çünkü benim babam da 16 ay önce felç geçirmiş, hem yürüme, hem de konuşma kabiliyetini kaybetmişti. Mustafa ile bir ortak yönümüz çıkmıştı. Kendi kendime “Tesadüfün bu kadarı” dedim. Onun durumuna bakınca kendimi ve babamı daha şanslı gördüm. Çünkü biz yedi kardeşiz, ikisi hariç hepimiz İstanbul’da yaşıyoruz. Sorunlar paylaşıldıkça kolaylaşıyor. Mustafa’nın da dördü kız beş kardeşi var, ama kızların üçü Kırıkkale’de, biri de Yozgat merkezde yaşıyormuş. Yani köye çok uzaktalar. Mustafa’ya yardımcı olmaları mümkün değil. Kardeşinin hanımı da hasta babaya bakmıyormuş. Tabi niye bakmıyor diye sordum. Cevabı çok enteresandı.
       - Hocalar, gelin kayınbabasına bakmak zorunda değil demişler. Abi, onun için bakmıyor.

       Bu cevap üzerine bir tuhaf oldum. Aklım karıştı. Kimmiş bu hocalar, neye dayanarak böyle bir fetva vermişler diye kafamda bir sürü soru resmi geçit yaptı. Çok zordu Mustafa’nın işi. Babası yatağa bağımlı. Tuvalet ihtiyacı var. Bunun için altının bezlenmesi gerekiyor. Çamaşırı yıkanacak. Yemek lazım. Gelin, birilerinin verdiği “fetvaya” sığınarak bunların hiç birisini yapmıyormuş. Ama aynı gelin Mustafa’nın ekip biçtiği buğdayın ununu, ekmeğini yerken hiç kimseden fetva alma ihtiyacını duymuyor. Bu nasıl insanlık, bu nasıl bir dünya?
       Mustafa’nın ve kardeşinin halini düşünüyorum. Felçli bir baba. Yozgat’ın kırsalında topu topu 30 dönüm arazi ekip biçiyorlar. Kaldırdıkları buğdayın yarısını ekmek yapıyorlar. Kalan yarısı ile çay-şeker mi alsınlar diğer ihtiyaçlarını mı karşılasınlar?.. Allah’tan birileri onlara yardımcı olmuş, babası için “Yeşil kart” çıkartmışlar. Bezini bununla alıyorlarmış. Mustafa’ya babasının kullandığı ilaçları sordum. “İlaç yok Abi” dedi. O zaman daha bir tuhaf oldum. Çünkü anlattığına göre, Mustafa’nın babasının geçirdiği felç çok ağır değil. Bir sene sonra konuşması açılmış. Bana göre ilaç desteği alabilseydi, ayağa da kalkabilirdi. Ama alamamış. Öte yandan idrarını da tutamıyormuş. Bunun için prezervatif sonda kullanmaları gerekiyor. Bunu kullanmadıkları için de çok ciddi yara sorunları ile karşı karşıyalar.
       Duyduğuma göre İstanbul’da yatağa bağımlı anne ve babasına bakanlara belediye ayda 400-500 TL yardım ediyormuş. Mustafa’ya babası için her hangi bir resmi kurumdan yardım alıp almadığını sordum ve İstanbul’daki uygulamadan bahsettim. “Yok abi, bizim buralarda öyle bir şey yoktur” dedi. Belki de var, Mustafa bilmiyor. Onun için git durumunu Valiliğe ve Belediye’ye bir anlat dedim. Ama Mustafa, “olur Abi” demedi. Çünkü yüzünden ne valiliğin, ne de belediyenin onlara böyle bir yardımda bulunacağına dair en ufak bir inanç emaresi yoktu.
       Yozgat’a gelince Mustafa, “Köprüye girmeden ben ineyim abi” dedi. Sağa yanaştım. Mustafa inerken de tekrar duaya başladı: “Abi, Allah senden razı olsun. Ne muradın varsa versin. Tuttuğun altın olsun. Dert verip derman aratmasın.”
       Basit bir iyilik için bu kadar minnet duygusu biraz fazlaydı. Ama, Anadolu insanı işte böyledir.
      Ben damdan düşen biri olarak Mustafa’nın zorluklarını, babasının ihtiyaçlarını çok iyi biliyorum. Bunların çoğunu karşılama imkânı olmadığını da tahmin ediyorum. Onun için Mustafa’ya biraz yardım etmek istedim. Ama ne mümkün Mustafa kabul etmiyor. “Bak Mustafa” dedim: “Bu parayı sana vermiyorum. Babana veriyorum. Az önce bana babanı anlatırken, sanki benim babamı anlatıyordun. Çünkü anlattıklarına bakıyorum da, senin baban benim babamın tıpkısının aynı. Huyuyla, yaşantı biçimiyle, insanlara davranışıyla aynen babam gibi bir insan. Benim babam da 16 ay önce felç geçirdi. Tek farkı benim babamın geçirdiği felç senin babanınkinden biraz daha ağır, bir de benim babam senin babandan daha yaşlı, o yüzden konuşması açılmadı.” Bu sözlerim Mustafa’yı üzdü mü, rahatlattı mı bilemiyorum. Ama Mustafa’nın hikâyesi beni hem üzdü, hem de rahatlattı. Üzdü, çünkü çok dramatikti. Rahatlattı, çünkü ben Mustafa kadar yalnız ve çaresiz değildim. Hani derler ya beterin beteri var…

Sabahattin'in Çilesi

       Mustafa’yı Yozgat’ta bıraktıktan sonra uzun yola tekrar koyuldum. Ara sıra geçen kamyonları ve buğday tarlalarına gübre atan birkaç çiftçi ile yeni ekilmiş tarlalardaki tohumlarda nasibini arayan kargalardan başka ortalıkta canlı yoktu. Sivas’a 15-20 km kala Çermik denen yerde adamın birisi adeta yardım ister gibi kollarını sallıyordu. Yol uzun ya biraz hızlanmıştım. O yüzden adamı 100 metre geçtikten sonra durabildim. Koşarak geldi ve nefes nefese “Allah rızası için Sivas’ın girişine kadar beni alıver” dedi. Duruşu ve bakışları zihinsel özürlü imajı veriyordu. Atla dedim. Ama ne söylediğimi anlamamış olmalı ki yalvarır bir şekilde boynunu bükmüş cevabımı bekliyordu. Başımla işaret edince kapıyı açıp bindi. Mustafa gibi o da duaya başladı. Duasına karşılık vermek için, “sen de sağ ol” dedim. Ama o beni duymamış gibi konuşmaya devam ediyor: “Abi, bugün çimen belledim. Aha bu ayağım çok ağrıyordu. Yerler de ıslak olduğu için oturamamıştım. Ayakta duramıyordum. Beni arabana aldın. Allah da seni cennetine alsın.”
       Aman ya Rabbim, ne harika bir dua. Üstelik de zihinsel özürlü gibi görünen saf birinden...
       Adın ne diye sordum. Beni duymamış olmalı ki konuşmasına devam ediyor. Zihinsel özürlü değil, ama kulaklarının iyi duymadığı kesin. Sorumu biraz yüksek sesle sorunca, “Sabahattin” dedi.
       Sabahattin’in hikâyesi daha bir başka. Birinci evliliğinden dört çocuğu olmuş. Üç kız, bir oğlan. Dördüncü çocuktan sonra karısı ölmüş. İkinci evliliğini yapmış. Ondan da üç çocuğu olmuş. İlk karısından olan çocukları evlenip gitmiş. Kızlar el kapısına, oğlan da Mersin’e.
       Sabahattin, Sivas merkeze bağlı bir beldedenmiş. Baldızı misafirlerinin yanında borcunu isteyince ağırına gitmiş, tarlalarını kardeşlerine satmış. “İyi ki onlara vermişim” diyor. “Yabancı gelip girseydi, doğru olmazdı.”
       Postanede çalışıyormuş. “Özelleşince beni çıkarttılar. İşsiz kaldım” dedikten sonra şöyle devam etti: “İş için amele meydanına gidiyordum, ama kimse gelip beni ameleliğe götürmüyor. Çünkü yaş 60’ı geçti. Adam, “ben seni ne yapayım” diyor. Aha bu bahçesine baktığım adam iki defa evime geldi. “Gel benim bahçeye bak” dedi. 350 lira para veriyor. Çok az dedim. Yahu …….’ya (Yozgat’ta halka açık bir şirket) para kaptırdık bizi idare et dedi. Adam çok zengin. Bir benzin istasyonu, Sivas’ta da iki apartmanı, Çermik’teki evinin de büyükçe bir bahçesi var. Bana bizi idare et diyor. Dedim yahu yollarda çok perişan oluyorum. Verdiğin 350 lira yol parasına bile yetmiyor. Senin gibi böyle hayırsever insan durup alırsa, o gün benim için bayram günü gibi bir şey oluyor.”
       Adama bak benzin istasyonu, iki apartmanı ve bir de villası var. Bunlar yetmemiş faize bir dünya para yatırmış... Üç çocuklu işsiz güçsüz Sabahattin’e; bahçe bellettiriyor, soğan-patates ektiriyor, ağaç budatıyor ayda 350 lira veriyor ve “Bizi idare et” diyor. Bu nasıl vicdan, bu nasıl insanlık?..
       Sivas’a 3-5 km kala Sabahattin inmek istedi. Çocuklarının biri liseye, ikisi ilkokula gidiyormuş. İçimden ona da biraz yardım etmek geldi. Belli ki çok ihtiyacı var. O yüzden o Mustafa gibi ikilemedi, ezile büzüle parayı kabul ederken duanın dozunu da biraz daha arttırdı.

Vatandaş Yiyecek Ekmek Bulamıyor, Siyasiler Birbirini Yiyor

      Sabahattin’i orada bırakıp uzaklaşırken, radyoyu açtım. Haber saati. Spiker protokol sırasına göre, önce Başbakan’ın, sonra ana muhalefet, ardından da yavru muhalefet partisi liderinin açıklamalarını okuyor. Hepsi birbirine veryansın ediyor. Vatandaş yiyecek ekmek, hastasına ilaç alacak para bulamıyor. Onlar birbirini yiyor. Bu nasıl ülke, bu nasıl devlet adamlığı?..
       Eskiden siyasi partilerin sosyal ve ekonomik programları olurdu. İktidara gelince “şunu... şunu... yapacağız” derlerdi. Şimdi hiç birinin ne sosyal, ne de ekonomik programları var. Birbirlerini kötüleyerek, birbirlerinin yaptıklarını eleştirerek politika yapıyorlar. Başkasını kötüleyerek, rakibini eleştirerek politika olur mu? Bırak sen rakibinin yaptıklarını iktidara gelince ne yapacaksın onu söyle. Mustafa’nın hasta babasının bakımına ve tedavisine, Sabahattin’in iş sorununa nasıl bir çözüm getireceksiniz, onu söyleyin.

Nüfus İki Kat Artarken Hayvan Varlığı Yarı Yarıya Azaldı

       Türkiye, Avrupa’yı besleyecek tarımsal potansiyele sahip bir ülke iken bugün Avrupa’dan et ithal etme durumuna gelmiştir. Etin kilosu Avrupa’da 5-6 dolar, ABD’de 4 dolar, Türkiye’de 15 dolar.
       1980’de; Türkiye’nin nüfusu 44 milyon 736 bin, hayvan varlığı 83 milyon 557 bin baştı. 2009’da nüfus 72 milyon 561 bin olmuş, hayvan varlığı 41 milyon 512 bin başa inmiş. Nüfus iki kat artarken, hayvan sayısı %50 azalırsa, tabi ki et 30 lira olacak ve Türkiye Avrupa’dan et ithal etmek zorunda kalacak. Şimdi kimse kalkıp bunu kültür ırkı mırkı palavrası ile izah etmeye kalkmasın. Kültür ırkı büyükbaş hayvanlar için söylenebilir. Küçükbaş hayvan varlığında kültür ırkı mırkı yok. 1980’deki büyükbaş hayvan varlığı 15 milyon 890 bin. Küçükbaş hayvan varlığı da 68 milyon baştır. 2009 rakamları ise şöyledir: Büyükbaş hayvan 11 milyon 945 bin, küçükbaş hayvan 29 milyon 567 bin. Bu rakamlar 2010’da daha da aşağılara indi.
       Köyler boşalmış, ahırlar virane olmuş, Mustafa hasta babasına ilaç alamıyor, Sabahattin ayda 350 liraya bahçe belleyerek üç çocuğunu okutmaya çalışıyor. Ankara’dan öte arazinin yarıdan fazlası boş yatıyor. İstanbul-Erzincan arası 1100 km, yol boyunca bir tane bile koyun ve keçi sürüsü yoktur. Bu tablo Türkiye tarımının nasıl yönetildiğini gözler önüne seriyor. İnsanlar ahırlarını niye boşaltmış, tarlasını, çiftini, çubuğunu niye terk etmiş? Bunu sorgulayan yoktur. İktidar ve muhalefet mahallenin avare kadınları gibi birbiri ile çekişiyor. Sen şöylesin, o böyle, o şunu söyledi, bu bunu dedi gibi birbirlerine laf yetiştirmeye çalışıyorlar.

Tarım Bakanlığı'nın Başarısızlığı İktidarın Başarısını Gölgeliyor

       Açıkça söyleyeyim. İktidarı çok fazla eleştirmek istemiyorum. Başbakan Sayın Erdoğan “İktidara gelirsek 15 bin km bölünmüş yol yapacağız” demişti. Bunun büyük bölümünü yaptılar. Çok da güzel oldu. İstanbul’dan Erzincan’a 20 saat yerine 13 saatte gidiyoruz. Bu 13 saat boyunca hiçbir kamyonun peşine takılmak zorunda da kalmıyoruz. Ama yollar boş. Çünkü taşınacak, ne üzüm, ne kuru fasulye, ne peynir, ne de et ve canlı hayvan var.
       İnsanlar köylerini, ahırlarını niye boşalttı, tarlalarını, çiftlerini, çubuklarını niye terk ettiler? Söyleyeyim. Dünya’nın en pahalı mazotu ile topraklarını işleyemediler. Dünya’nın en pahalı yemi ile hayvanlarını besleyemediler. Muhalefet bunları dillendireceği yerde, iktidarın yaptığı ve yapacağı her şeye karşı çıkıyor. Geçtiğimiz yıllarda bir başörtüsüne takmışlardı. Şimdi de Anayasa değişikliğine takıldılar. Ne uğraşıyorsunuz başörtüsü ile Anayasa ile? Bunlar; ne Mustafa’nın, ne de Sabahattin’in sorunlarına çözüm getirmiyor. Lütfen bırakın artık bunları. Mustafa’nın hasta babasına, tarlası, çifti, çubuğu, işi, gücü olmayan Sabahattin’in üç çocuğuna bakın…
       Yine açıkça söyleyeyim. Bütün bu olumsuzluklara rağmen mevcut iktidar başarılı bir yönetim sergiliyor. Ama, Tarım Bakanlığı için aynı başarıdan söz etmek mümkün değil. Tarım Bakanlığı’nın başarısızlığı iktidarın başarısını gölgeliyor. Ben bu ülkede 25 yıldır tarımı yazıyorum. Diyebilirim ki şu andaki iktidar bu 25 yılın en başarılı iktidarı, Tarım Bakanlığı da en başarısız bakanlığıdır. Tarım Bakanlığı’nın başarısızlığı ve kötü yönetimi yüzünden, çiftçiler; tarlasını, çiftini ve çubuğunu terk etmişler, hayvan yetiştiricileri de ahırlarını boşaltmışlardır. Türkiye gibi yüksek tarımsal potansiyele sahip bir ülke, mercimekten sonra et de ithal etmek durumuna gelmiştir.
       Gerçeği teslim etmek lazım. Bu hükümet döneminde çok güzel işler yapıldı, yapılmaya da devam ediliyor. Bunlardan birisi de basınçlı sulama sistemlerine ve hayvancılığa verilen devlet desteğidir. Ancak ne yazık ki bu desteklerin büyük bölümü yerini bulmuyor. Suiistimaller ayyuka çıktı. Örneğin; bir tarlaya döşenen borular oradan toplanıp başka tarlalara döşenerek destek alındığı, kredili alınan hayvanların bruselloz testi yapıldıktan sonra imha edilmesi gerekiyor şeklinde rapor tutulup parasının devletten bir kaç defa alındığı yolunda bir sürü iddia ve söylenti var. Bunlar bizim kulağımıza geliyor da Tarım Bakanlığı yetkililerinin kulaklarına gitmiyor mu? Elbette ki gidiyor. Tarım Bakanlığı neden bu iddiaları ve söylentileri araştırmıyor da, “Havza bazlı destek”, “Kırsal kalkınma” vs. gibi palavralarla insanları kandırıyor. “Havza bazlı desteği” bu yıl uygulamaya geçireceklerdi. Hani ne çıktı bunun ardından? Söyleyelim: Destekleme primi. Celal Er hocamız geçen ay yazdı, bunun neresinde ne yenilik var? Türkiye’de 15-16 ürüne destekleme primi veriliyordu. Bunun miktarı da her bölgede aynı idi. Bu sene de aynısı yapıldı. Buğdaya şu kadar, mısıra bu kadar, ayçiçeğine bilmem ne kadar destekleme primi açıklandı. Söyler misiniz Allah aşkına, bunun geçmişten farkı ne ki, adına “havza bazlı destekleme modeli” dendi. Tarım Bakanlığı birtakım laf cambazlığı ile hem Sayın Başbakan’ı, hem de kamuoyunu yanıltıyor. Tarım ilaçları için bir reçete yönetmeliği çıkarttılar konuyu ellerine yüzlerine bulaştırdılar, bir GDO yönetmeliği ile ortalığı karıştırdılar, “Biyogüvenlik Yasası” ile de dibi görünmez bir kuyuya taş attılar, bakalım kim çıkartacak?..
       Türkiye’de hayvan varlığı dibe vurmuş, Tarım Bakanlığı’nın haberi yoktur. Niye, çünkü Tarım Bakanlığı sahada yoktur. Bu yüzden de ülkede ne kadar hayvan var, bunlar nereye gidiyor, bilmiyor. Ne kadar buğday ekiliyor, ne kadar mısır hasat ediliyor, haberi yoktur. Bir ülke de hayvan varlığı bu kadar azalır da Tarım Bakanlığı bunu göremez mi? Göremez, çünkü Tarım Bakanlığı üst düzey yöneticilerinin sahada olup bitenlerden haberleri yoktur. Ne teknik, ne de bilimsel toplantılara katılmıyor. Katıldıkları toplantılarda da ezberledikleri konuşma metnini okuyup toplantının sonunu beklemeden ayrılıyorlar.

Sayın Başbakan Tarım Bakanı'ndan Hesap Sormalı

       Özetle şunu söylemek istiyorum. Dünya global bir ekonomik krizden geçiyor. Böyle bir dönemde Türkiye iyi, ama tarımı çok kötü yönetiliyor. Bu kötü yönetimin piyasalara yansıması da tabi ki çok olumsuz oluyor. Bugüne kadar dünyanın en pahalı mazotunu kullanıyorduk. Şimdi de dünyanın en pahalı etini tüketmeye başladık. Sayın Başbakan, Tarım Bakanı’nı çağırıp bunun nedenlerini sormalı. Sormazsa yaptığı bütün olumlu icraatlar boşa gider. Nitekim de gidiyor. Bizden söylemesi.
       Son olarak bir konunun daha altını çizmek istiyorum. Bugünkü hükümet iktidara gelmeden önce çiftçilere ucuz mazot ve elektrik sözü vermişti. İlk yıllar sembolik bir mazot desteği verdiler, sonra bundan da vazgeçtiler. Daha önce de yazdım. Türk çiftçisinin en büyük sorunu üretimde kullandığı enerjinin pahalı olmasıdır. Türkiye’de tarımsal üretimde kullanılan elektrik ve mazot üzerindeki ÖTV kaldırılırsa, çiftçi rahat bir nefes alır, sektörün de sorunları büyük ölçüde hallolur. Gemilere ÖTV’siz mazot, uçaklara da ÖTV’siz benzin veriliyor da, ülke ekonomisi ve insanları için onlardan daha önemli bir sektör olan tarıma ÖTV’siz elektrik ve mazot neden verilemiyor?
       Yukarıda da ifade ettim. Bu hükümet döneminde güzel işler yapıldı. Kamuya ait tüm sağlık kuruluşlarının yanı sıra özel hastanelerin de kapıları halka açıldı. Ülkenin her tarafı duble yollarla donatıldı. Ama tarım iyi yönetilemediği için köyler, hatta ilçeler boşaldı. Bu yüzden de araziler ekilmiyor. Araziler ekilmeyince de yapılan duble yolların bir anlamı kalmadı. Çünkü bu yollarda taşınacak üretim yoktur. Trakya, Ege ve Akdeniz Bölgeleri’nin dışındaki tüm Anadolu’da arazinin yarıdan fazlası boş yatıyor. İnsanlar çiftini çubuğunu terk ederek büyükşehirlere yığılmış. Bu yüzden işsizlik sorunun çözümü için Başbakan “her iş adamı bir kişiyi işe alsın” diyor. Bu söyleme bir itirazım yoktur. Ancak tarım arazilerimiz boş yatarken, meralarımız ve yaylalarımızdan kuş uçmaz kervan geçmezken, 3 milyar dolarlık bitkisel yağ, 500 milyon dolarlık soya fasulyesi ithal ederken, anavatanı Anadolu olan yeşil mercimeği bile Kanada’dan alırken, Anadolu’da hayvan nesli tükenmeye yüz tutarken, çiftini çubuğunu, tarlasını bağını bahçesini, terk etmek, ahırını köyünü boşaltmak zorunda kalan insanlara sanayicilerin maaş bağlaması ne kadar doğru olur ve onlar bu yükü ne kadar taşıyabilirler? O insanlara maaş bağlatacak yerde, onları tekrar üretken yaparak, 3 milyar dolarlık yağlı tohum, 500 milyon dolarlık soya fasulyesi, ülkenin ihtiyacı olan mercimeği, eti, sütü ürettirmek daha doğru olmaz mı?
       Tarım Bakanlığı iş yapıyormuş gibi görünmek için “Destekleme Primi”nin adını “Havza Bazlı Destekleme Modeli” diye değiştirmek yerine, gerçekten iş yapmalı. Bunun için de ülkenin ihtiyacı olan bitkisel yağı, soya fasulyesini, mercimeği, eti ve sütü kendi kaynaklarımızdan nasıl üreteceğimizi araştırmalı. Anadolu’da araziler ve meralar boş yatıyor, ahırlar virane olmuş, Türkiye meyve ve sebzenin dışında her türlü tarım ürünü ve gıda maddesini ithal eder hale gelmiş, etin kilosu 15 doları geçmiş, Tarım Bakanı “tarım şu kadar gelişti, bu kadar büyüdü, Anadolu bilmem ne kadar bitkinin ana vatanı vs.” gibi nutuklar atıyor. Kimse çıkıp Sayın Bakan’a bunların doğru olmadığını söylemiyor, Sayın Bakan da hükümetin diğer sahalardaki başarılarının arkasına saklanıp gidiyor, ama görünen o ki deniz bitti. Bitkisel yağ ithalatının faturası 3 milyar doları, etin kilosu da 15 doları geçti. Bu gidişle kısa bir zaman sonra ekmek de 5 lira olur. Onun için artık birilerinin bu işe el koyması ve acilen şu tedbirleri alması lazım:

       1. Tarımsal üretimde kullanılan mazot ve elektrik üzerindeki ÖTV kaldırılmalı.
       2. Gübrede KDV oranı %1’e çekilmeli.
       3. Basınçlı sulama sistemlerindeki devlet desteği aynen devam etmeli. Ama bu desteklerin yerinde kullanılması için kontroller sıkılaştırılmalı.
       4. Hayvan varlığı ülke ihtiyacını karşılayacak sayıya ulaşana kadar dişi hayvan kesimi yasaklanmalı.
       5. Küçükbaş hayvan yetiştiricilerinin en önemli sorunlarından birisi çoban bulmaktır. Bazı AB ülkelerindeki gibi çoban okulları veya kursları açılmalı. Ülkenin küçükbaş hayvan varlığı 50-60 milyon başa ulaşana kadar yetiştiricilere çoban yardımı yapılmalı.

 

NOT

       Bu yazıyı 20 Nisan 2010 Salı günü kaleme almıştım. Basında yer alan haberlerden edindiğime göre, Başbakanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, TBMM’deki 23 Nisan oturumunun ardından Genel Kurul salonundan çıkmadan önce “et olayına” el koymuş ve aralarında Tarım Bakanı’nın da bulunduğu beş bakana, “Vatandaşa bu kadar pahalı et yediremezsiniz. Hemen gerekeni yapın” talimatını vermiş.
       Başbakan’ın bu talimatından sonra Tarım Bakanı Sayın Eker’in bazı açılamaları oldu. Söz konusu açıklamalar üzerine bu yazıda her hangi bir düzeltme yapma gereğini duymadım. Zira bunların çoğu gerçeği yansıtmıyor. Bunu da önümüzdeki günlerde göreceğiz. Sayın Bakan kendi açıklamaları ile de çelişkiye düşmüştür. Çünkü bu durumda adama sorarlar: Madem bunları biliyordun da Sayın Başbakan talimat verene kadar niye harekete geçmedin? Bu olay bile Tarım Bakanı’nın bu işi götüremediğini en bariz bir şekilde ortaya koymaktadır.

Seyfettin Batal

 

 
 
 
Adres : İstiklal Mah. Birlik Cad. No:13/B Ümraniye, İstanbul Tel : +90 216-481 46 90 Fax : +90 216-481 46 93 GSM: +90 532 307 57 33
E-mail : hasad@hasad.com.tr
Hasad Yayıncılık © 2008 Tüm Hakları Saklıdır. Web Tasarım Grimor